S O Y L U E D E B İ Y A T

ANASAYFA

 



çokölüm


ben çok ölüm öldüm; İstanbul’da ilkin, gerisi lafı güzaf...

gözlerime dolarken laciverdi gece;
gri martı gölgeleri sessizce değiyor alnıma sonra beyaz ufku yalnızlığın

çekiliyor elimden akşam saatleri söze düşerken çığlığı dilimin;
ağıyor ruhuma yüzüne iliştirilmiş gecenin içi; bitmiyor cinnetim;
her günah kendi iziyle büyüyor, ey sevgili… susuyor tenimde ay ışığı;
düşüyor kara sulara gölgem hırçın denizde ıslanan bir gemi,
ölü bir denizi çekiyor kıyıdan; denizler batıyor suya,
kayboluyor suretim karadan;
bir avuç küllenen korda boğuluyor yüzüm: suretin;
vardığımız yerde izsiz bir ölüm; şimdi ışıklar büyütüyorum derin sularda,
hece çımacısıyım ömrün, kıyısına rıhtımsız biriken lodos eprimeleri tenim:

çıplak zamanın örtüsü dokunur solgun avuçlarıma;
kaç kez vurdum kendimi ateşin doğduğu yerden
ömrüme kül değdi suyunda eriyik hüzünler yüzen



ben çok ölüm öldüm; İstanbul’da ilkin, gerisi lafı güzaf...

gözlerime dolarken laciverdi gece; düşlerim izinde araf…

 

                                                             …düşlerim izinde araf                                                                                                 

 

coşkun edip soykan

6 ocak-10 şubat 2013 kırşehir

 

 





tenimde ölü bir akrep silueti

teninin atlasında kıvranan akrep kendine akıtır zehrini
çölünde kızgın iklimlerin kum taneleri avuçlarından akan

oradan baktım…

yatağımda bakir iç çekişlerin ölü süsleri
zamanın kadrajında küf tutan
tenimde ölü bir akrep silueti

yaram: hazzına eğinen ruh ve beden
sarnıcı yokluğuna dolan bir imkansızlık haliydi sevişmelerim

şöyle başladı hikayem:

tene verilmiş ideolojik muhtıra:ayıp;tek kimliğim:ideolojim
düşkadın kokusu: iliklerimde boğduğum nefesin, bilmediğim


beyazdı ışığın rengi,siyahın kuşattığı yerden
tenime saplanan acının diliyle yürüdüm geceyi,
sığınıp hülyasına belleğimin,çiğnedim aşkın iffetini
odalarda ahşap,
bacaklarının kuytusunda sıcak kadın kokusu…hiç bilmediğim
ah o billuri yanan ateş
dokundum teninin ıslaklığına,damarlarımda akan kan değildi
yaprağının titreyen dili avuçlarımda
koparıp dilimdeki ezgisini piç bir yalnızlığın
sesine kattım, zevkin doruklarında inleyen çığlıklarının

ideolojik ahlâk:duygusal,cinsel hiçliğin tapıncı
tenkadın kokusu:dokunmadığım sıcaklığında kökleşen acı


memelerin avuçlarıma düşen kızgın ihtirasıydı teninin
uçlarında mor halkalar
dudaklarımda taze kiraz sertliğin
dilimde sancılı sıcaklığı
dünyanın en güzel yemişinin…
bu yangın bu çıldırtan kadın kokusu yumuşak yerlerinin,
dilimin ucundan akıyor zevkten inleyen şelalelerin
sarsılıyor ruhtenim;çekiyorum içime her zerresini nefesinin,
akıyor köpük köpük okyanusuna
çoğalıyor rahminin sıcağında yok mısralara sığdırdığım düşlerim

ideolojik yanılsamayla başlayan doğadışı eylem:
cinsel oruçlarda yoktenin/m:bir onu bilirim

dokun…eldeğmemiş bahçemde son ilkbaharımdır ellerin
dokun ruhumdan damıttığım tenimin tadını al
ağzının çukurlarında emzir açlığımın memesini
dillerimizin raksı utangaç sözüyle dolaşsın bahçesinde şehvetin,
dudaklarınla ıslat teninim sert yalnızlığına düşen matemi
gidecekse bu ten ölüme
dokun,bütün ayıp yerlerime ve öp dilediğince;
yokluğun kasıklarımda bin yıllık kanayan ateşten hece,
soğur iklimim ağzının şehvetli içliğinde …
hangi diline dokunsa tenim, başlıyor kalp ağrısı, diniyor ruhumdaki işkence

bütün iklimlerim ideolojik kış’l/a bezenmiş
şimdi düşsem ateşine teninin: uçurumdur

bir yol ehlidir şimdi kasıklarının atlasında dilim,
suyuna değsin gözelerinin,tadı yıllanmış şarap kıvamı…içtiğim
med cezirli çığlıklarda bölünürken hücrelerim
kalçaların kasıklarıma yaslı,sarsılıyor terleyen bedenin
çığlığınla yarılıyor ar damarım,
feryadım, içimden uçurumuna düşen heyelan;
gidecekse bu ten ölüme
bütün ayıp yerlerini öpüyorum doyumsuz…dilimde tadın
can suyu dudaklarından içiyorum hayatı;dokun!
tenimin susuzluğuna vahadır
belinin altından rengarenk akan ırmakların

tortusu var hâlâ tinimin derinlerinde ideolojik insan darbesinin
utanırım hayalim teninde gezindikçe:bir onu bilirim

dilimde dilinin şarkısı;ay ışığı tenine dalgakıran
martı çığlığıyla ateş denizine dalan ispinozum
uzun gecede ışıl ışıl kor olup,içinin kaygan sıcaklığına akan
ölümü çıkar aradan
tenin tenime değğin, içim içine bal olsun kadın
sarıl,
ruhlarımızın birleştiği bu haz son armağanıdır bize hayatın

şöyle bitti hikayem:


düşgerimde;hazzın tekil sancısıdır yalnızlık

oradan baktım…

tenimde ölü bir akrep silueti



17 ocak 2011 kırşehir










                    değilsin

                                    ezilen, yok sayılan kürt* halkına…
anladım… yoksun sen, değilsin

askıya alınmış zamanın sonu

vahşetin ateşini okşadıkça zaman; bilirsin,
ölmek:bir sestir duvar yazıtlarında, bir im
kendini var eden yüzünün anlamında
parçalanmış hayatın izleri…şekilsiz değil kimliğin
tanıdık bir yarasın içine kanayan… tedirgin
rahmindeki acıdan emziriyorsun kendini ;
kabuk tutmayan çığlığa vururken lehçelerin;
aksanın isyan ,sözün bilinmeyen bir dil;
bu gidiş gidiş değil, bu gidiş gidiş değil…

anladım…yoksun sen, değilsin
askıya alınmış zamanın sonu

tarihin asma katlı odalarında inkâr ile sürgün,
hiçliğin uçurumunda kırılırken ezgisi renklerinin;

yakılı ateşlerde sözün çığlığıdır bedenin dört duvar arası,
şiddetin etiket tasnifisin kardeş ölümlerde çoğalan,
göçün; acının dilbaz serencamına sürüldüğün yerden,
tetiği çekilmiş bir ömrün kıyımlarında büyürken düşlerin …
acı up uzun bir çizgidir alnında derinleşen;
dilinin üstünde mengenesi kardeş dediğin tarihin…

anladım…yoksun sen,değilsin
askıya alınmış zamanın sonu

hüzün,nice ağlamaklardan siner yüzünün aylasına-ezgin
aşk,oradan yüzyıllardır ruhunda talan; teninde ezberi bozulan
tutkunun gizil nehirleri değil bilirsin, töre sunağıdır;
barbar istilasının izleriyle doğu boynundan akan... 

anladım…yoksun sen, değilsin
askıya alınmış zamanın sonu 

b/eşiğinde kurşun izleri,teninde barut kokusu bebeğinin
nasıl anlatır ki seni acıdan damıtılmamış söz; riyadır ellerim,
gökler de susuyor cinayetine kucağında günah temrinleri;
çoğaltırken kendini mezarlık eskizleri adressiz ölümlerde;
gebe kalıyor inkârın diline hayat...

anladım…yoksun sen, değilsin
askıya alınmış zamanın sonu

her doğum kendi rahmini kanatır bilirsin;aynada suretin
her ölüm kendine benzer,benliğini acıtan diliyle gelir ihanetin
iffetli sözünün yankısı boşlukta kaybolurken sesinin
her feryat kendine döner ,yabancılaşırken bütün renkler
kendi suyuna kaynayan ocaklarda,yıkanır yok dilinde billuri acılar
bir başına kalınca uzattığın eller,anlarsın:zamanın dalında kırık bir fidesin
ne ölümün ölüme benzer ne varlığın sende olana

 

al şimdi yüklen cehennemi azabını ruhunun dilsiz yüzüne;
katledilirken beş bin yıllık kadim kürt kimliğine..

 

anladım…yoksun sen, değilsin

askıya alınmış zamanın sonu

 

2 aralık 2010 kırşehir




 


kürdistan’ı  istiyorlar celâli  yıldızlar dahil
 
                                      kürt halkına sevgimle
gecenin içinden kayan yıldızlar değil celâli
bu sarı, bu kuyruklarında iz bırakan ışıklar
bu kerpiç damlarımıza sızan koku,
bu dağlardan inen feryat;
kürdistanı istiyorlar celâli,yıldızlar dahil
 

nehirlerimizin yatağında akan su değil;
bu gri,bu bulanık insan eli ve bu kırmızı sıvının ederi,
düşlerimize dadanan bu hırs/ız/ın belleği,
hiçleyerek  toprağımızın rahmini göğ/s/ümüzde
ateş kusan ejderhaları ;
kürdistanı istiyorlar celâli, yıldızlar dahil


gündüze sürülen bu acı bu katran karası bu siyah
çarşılarımızda ki insan çığırışlarını,ellerin birbirine uzanışını,
kitabelerimizden duyduğumuz sesleri,duvarda ki çalı diplerimizi,
mahalleden geçen sütçünün çıngırağını ve avazını eskicinin;
kürdistanı istiyorlar celâli, yıldızlar dahil,


sokaklarda bu ses bu  paletleriyle geçen dili yabanıl metal gıcırtıları,
evlerimize giren krom ve demir kokusu ve ayakların kiri,
çukurlarında düşüp kanattığımız dizkapaklarımızın
kurumamış kanlarını,birlikte süpürdüğümüz toprak yollarımızı,
dijital gözleriyle girdikleri ev halimizi; çamurdan yaptığımız
damlarımızın mahrem duvarlarını;
kürdistanı istiyorlar celâli,yıldızlar dahil


gökyüzünü yırtan bu canavar düdükleri bu sirenler bu kaos
dipsiz kuyularında yusuf’un inlemeleri ,mezarlık ziyaretleri
ölülerimize dokunan vahşetin rengi, toprağa karışan kayıp,
asitin belleğimizde ki açtığı yara,kâbuslu uykuların çocukluğu;
misketlerimizi istiyorlar celâli, taş alıp ellerimize sıkarken yumruğumuzu
kürdistanı istiyorlar celâli,yıldızlar dahil 


dağlarımıza çöken bu pus bu duman bu kirli beyaz
bu kimyasal bu gaz yakılan ateşler içinde bu yeşil bu ağaç
bu yaz bu insana yabancılaşan hayat bu öldüren haz
bu kimliğimizin üstüne çöreklenen  karabasan bu ivaz
kürdistanı istiyorlar celâli; ateşler içinde,yıldızlar dahil


pınarlarımızdan çıkan su değil doydumuz
dayayıp ağzımızı çeşme başlarına göze durduğumuz
aşkımızı istiyorlar celâli,düşüp rahmine kadınlarımızın
öpmeyelim diye dudaklarından yârimizi özgürce dilimizle
kürdistanı istiyorlar celâli,kürdistanı… yıldızlar içinde, insanı dahil

celâli,celâli,ce/lââââââââââl/iiiiiiiii…………..uyannnnn




18 kasım 2010 kırşehir






 

                  tenoğrafya

 

aklımdan bile geçmezdi  tenin…ayıptı.
coğrafyanı seviyordum hiç dokunmadığım

kızgın tepelerinde açan kardelen sıcağıydım,
deltalarına hazzın verimli toprağını taşıyan;

kurak çukurlarına akan ak nehirlerdim, kıvrılarak
dağ içlerine tomurcuklayan  beyaz laleler ekerken …

sütümle gelirdim emzirmeye kucağının ateşine;
al diye beni içine, konuğu değildim o bahçenin düşümde…

aklımdan bile geçmezdi tenin;düşayrı…
bir ömre değerdi azade bütün vakitlerden:

gülüşlerinde ak bir sümbül olmak ağzının suyuyla beslenen

aklımdan bile geçmezdi tenin… ayıptı.
coğrafyanı seviyordum hiç dokunmadığım


kasım 2010 kırşehir






tehcir dimağı

                           ermeni(armenian) halkına sevgimle


boş salıncağın gıcırtıları sarıyor ermeni avlusunu-tütüyor gri zulüm,
akdeniz gözlerin acıya tehcir; iğdiş edilmiş  geceye akıyor yüzün;

yollar acının diyagramı.. kırımdan  kaçırdığın yanına sokuluyor
ürkekliğin-eflatun; biliyorum, kesik göğsünden emzirdiğin süt

değildi-hayat, uzuvlarında bölünen eğreti bir susuş katliamdan
arda kalan; kan çocukluğunu kundağına saran ellerini saklıyor

zaman..solgun renkli fotoğraflarda kaçıncı terk edişin kendini…
gitmesen, otursan şöyle yanı başıma, hatıralar salıncağına;gül

reçeline bandırsak parmaklarımızı;bölüşsek acıyı ince dudağına
çöreklenen ;boynumda siyah cennetin ellerinden damlayan

kırmızı sızıyı küllerime işliyor zaman…affetsen de  bir yanım
yara, saklayamadığım; mavi çocukluğunu bıraktığın avluya bakan…

vernik kokulu ahşap balkonlarda kaybolan avuç izlerin çağırıyor
seni..bahçede, sen doğduğunda dikilen kiraz ağacı ve erguvan,

gizlendiğin  kerpiç duvar diplerinde dizinin yumuşaklığı..
ah sevgili ayrılık kader değil,çitlerimizi dağıtan kin’in rüzgârları

hâlâ yabanıl esiyor anatolia’dan

ölüyor aydınlığın izleri;şimdi kül ve ateş ve is kokuyor tenimin diğer yarısı,
utanıyor bakarken yüzüm, arınmak istiyor kirletilen tehcirli dimağından


ekim 2010 kırşehir

 

 

                                   



şizofrenik söylenceler atlası-ıv 



rüzgârların  eskiyen yüzünde isyan çocukluğunu  taşırken dişiliğin,
düşüyorsun çağrılarına ateşlerin; alıyorsun soluğunu tenimin, kangren rahmine cenin;

yalnızlığın kadim ışığıdır eteklerin; gözlerin, gecenin işkencesidir kaderini örten eskil  iffetlerin
putlarını yıkıyor karanlığın, yarına sarılı geceye şehveti akıyor inleyen dilinin;

yanıyor, haz kuyularının kaygan ateşinde bir anka kuşudur erliğim;
şerbetini içiyor dilim dilinin,
ergin tutkunun  asası, kösnül kasıklarının uçurumlarında utangaç köklerini titreyen duygularıyla eken suç ortağıdır tinimin;

döl yatağının kasan şiddetiyle arzularına çağır soylu yanılgısının izlerini bir asyalı şairin;
tutkunun pençesinde  gül batan günün eğilen ışığını iffetinle sev sarsılırken narin bedenin;

günahın damarlarımda akan irin; bitsin artık mezara dönüşen anımsama günleri bir akdenizlinin
gerilsin kalbimin çeperleri gerilsin, heyecanın alnında durgunluğa yatan zaman gerilsin;

eyyy şahmeran gülüşlü ölüm gel, koynumda  ağlaşan masallarına yataklık et tarihin;
dar gelir rahmi bunca acıya evrenin;  ömrümün ipliklerini koparan tanrıça evin!
çığlığından yeniden doğur beni, irinlerini akıt çürüyen tinlerin! bitsin artık ihtişamı insanın insana köleliğinin

sonul dramıdır dokunamamanın anları, aklaşarak düşüyor elim
bütün meyveleri ortak, tutkuları ak bir zambaktır bahçelerin

 

 

ağutos 2010



 

 

  

 

 

 

 

 

 

                                                  nûbihar sabahı

o gün,

biz  ıslaklığın ten renginde yaşıyorduk ayrılığı, adını söylesem dilimde akşam oluyordu. mor bir hüzün yağıyordu yüzüme; tenimde değildi, ıslaklığı teninin; avuçlarımda avuçlarının terleyişi, gözlerinde ki hüzün ömrümün son bestesiydi.

 

 

sussam, yüreğimde ince sızılı bir isyan; başkaldırıyordu tutkunla bıraktığın izler; gidelim diyordum içime, utangaç bir naz değiyordu yüzüme uzak yaşanmışlıkların esrik yalazlarından; okşuyordu acıyan belleğimi hatıralar;


 

 

tenimi günbatımı kadehlere dolduran denizsiz kalmış bir grup vakti çalıyordu; ne desem boşluğa düşüyordu çığlığım, kendini arayan yolların çıkmaz sapaklarında bir ölüye ağlıyordu gözlerim; laciverdî geceye sızan iyot ve yosun kokusu alıp götürüyordu benliğimi uzaklara; bağırıyordum geceye. sus! diyordu, kayalara hırsla çarpan dalgalar, saçlarına rüzgâr değiyordu denizin, sus! diyordu, kendine ihanet darağaçları kuranların söyleyecek sözü olmaz kendine ve aşka dair;

 

 

 

düşüyordum ellerimden, tut saatleri durmuştu nûbiharların; sancısı dinmemiş  iç  çekişlerim ağıyordu şarap kaçkını geceye; bütün suları  kirliydi evrenin; dudaklarındaki hüzne benziyordu şarabın morluğu; iki yürek atımı uzakta yanıyordu kederli yüzü ayrılığın, tılsımlı bir sevginin soluk gözlü penceresinden sızıyordu yalnızlığın rengi ve karanlık buruşmuş bir örtü gibi sarıyordu geceyi kıvrımları lâl;

 

 

yorgun bir hüznün acısını  resmediyordu  camlara, gözyaşlarının rengine benzeyen yağmur taneleri ve toprağın kokusu değiyordu yüzüne, güneş tenli bir çocukluğu getiriyordu sıcacık kucağında; suskun gecenin  ay  ışığına  yatırdığı öksüz  sokakların  inlemelerine dalıp gidiyordu gözlerim; ay, utangaç bir çocuk gibi kıskanıyordu gözlerimi, yüzümde sevginin rıhtımıydı kırılgan çocuk tebessümü;

 

 

yağmur yağıyordu inceden, tenimin ılık yalnızlığına süzülürken, kendi iklimine ağlıyordu zamanın dili; kalorifer kurumları yağıyordu bacalardan, ölü sessizliğine büyüyordu şehir; taş binaların ruhsuz, iğreti duruşları çarpıyordu yorgun insan suratlarına; gizemlere örtük kapıların ardında buluşuyordu aşksız bakışmaların solgun yüzleri; kaldırımlarda ayrılığın ayak izleri karışıyordu rüzgâra, yağmur yağıyordu, ölü sessizliğine büyüyordu şehir; dokunsan ağaçlara yalnızlığın sesi düşüyordu ellerine, ölü sessizliğine ağıyordu şehir ;

 

 

biz  ıslaklığın ten renginde yaşıyorduk ayrılığı, ürkek bir aşkın ayrılığını döşüyorduk kaldırımlara suskunluğumuzun ağrısı dinmemiş ezginliğinde…şehir dilsizce susuyordu, yol uzayıp  gidiyordu kendine küskün, biz kaybolmuş çocukların kaygısındaydık, yüzümüz yabancılaşıyordu birbirine; sen kendi aşkını arıyordun ekim suskunluğunda, ben susuyordum;  oysa  yılların kavuşmuşluğuydu sanki tutsak renginde bakışlarımız asrın ayrılığına teyelli;

 

 

gözleri okyanus bir kadının çiğ damlasıydım kirpik uçlarında;sokak lambaları kör bir karanlığa uzuyordu; tanıdık acılardan düşüyordu payımıza;hasreti çiziyordu ışığın tenimize dokunan rengi;derin hüzünlerin oyduğu gözaltı mağaralarına düşüyordu bakışlarımız; uçurumun eşiğindeydik, kaybolan günlerin yasını tutuyorduk kaçırdığımız ürkek bakışlarımızda; sen okyanus gözlerinde çığlık çığlığa arıyordun kendini; ben çağla yeşili ağıtlar bakıyordum  ömrümüze.. 

 

 

sonra, ayrıksı bir zamanın gergin uzantılarına düşüverdi bakışlarımız: sanki birbirini hiç tanımayan yolcuların uzak bakışlarında yol alan, farklı raylara döşenmiş düşler gibiydik…oysa ben, senin uykusuzluk yorgunu düşlerinde,  yalnızlığa sürgülenmiş ağıt sessizliği bir kasabanın tren uğraksızlığı bakışlarında, beyaz yüzlü solgun lojmanların minik balkonlarına sürerken ellerini, mutluluğu nasıl hamakladığını çok iyi biliyordum…

 

 

 

adını söylesem dilimde akşam oluyordu…kara bir günü avuçluyordum bakışlarından; hangi çağlayanın sesi karışıyordu dingin suskunluğuna, dudakların hangi acıya kenetliydi öyle?;hangi bulutlar konardı dağların ölü sessizliğine, doruklarında masalların ağlaştığı ?neydi yüzünde tutuşan yangının magması? hangi hüznün yankısıydı çocuk dudaklarında ağrıyan? hangi fırtınadan arda kalmıştı, yetim bir çocuğun bakışlarında hapsolan kangren ağrısı gülücüğün?

 

 

ayrılık ırmakları akıyordu aramızdan, dallarına  düşlerin  asılı;
yeşil saçları suya değiyordu bir kadının,durgun derinliğine çağırıyordu ırmak;
boğuluyordum serinliğinde ayrılığın bir nûbihar sabahı



eylül 2010 kırşehir

 

     insan dergisi her şeye karşın dergisi derkenarnûbihar kürt şiir dergisiözgür edebiyatdeğirmen şiir dergisi             

mor taka
 koridor dergitemrinkitap-lıkş şiir dergisi mühür dergisi

                                         
              
ulaşmak için tıklayıntavır dergisieliz şiir dergisisimge şiir dergisiakatalpa şiir dergisiada şiir dergisi

varlık dergisi
sincan istasyonumerdiven şiiralazyansıma

şehrengiz dergisiöteki-siz şiir dergisimahsus mahal dergisitaflanyasakmeyve

şiiri özlüyorum



 

 

 

 

 



bugün 24 ziyaretçi (79 klik) burdaydı!
geri git ileri git hakkımda


online
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=